Filistin Meselesi ya da Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi devletinin kurulması hadisesi, ciddi anlamda ilk olarak II. Abdülhamid döneminde ortaya çıkmıştı. Bu dönemde kutsal topraklar üzerinde bir Yahudi devletinin kurulması görevini ise, İsrail’in manevi kurucusu olarak telakki edilen Dr. Theodore Herzl üstlenmişti.
Herzl bu görev doğrultusunda fazla vakit kaybetmeden harekete geçmiş ve akla gelen ilk formüllerden biri olarak, bu dönemde mali sorunlar ve dış borçlarla boğuşan Osmanlı Devleti’nin başındaki II. Abdülhamid’i ikna etme yolunu düşünmüştü. Bu suretle, Abdülhamid’le görüşmek için, Padişah ile yakın dostluğu bulunan Yahudi kökenli Polonyalı asilzade Newlinski’yi aracı yaparak nihayet 19 Haziran 1896’da Abdülhamid’le görüşebilmişti. Herzl’ın da anılarında ifade ettiği üzere, II. Abdülhamid Filistin’e Yahudi Yerleşimi meselesine soğuk bakmış ve bununla ilgili olarak Newlisnki’ye şunları söylemişti:
“ Eğer Bay Herzl senin benim arkadaşım olduğun gibi arkadaşın ise, ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış bile olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanları ile mahsuldar kılmıştır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın askerleri birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana ait değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım Yahudiler milyarlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler, Fakat, yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade etmem.
Abdülhamid’in bu cevabı üzerine İstanbul’u terk eden Herzl, amacından en ufak bir sapma göstermeden, Osmanlı İmparatorluğuna bağlı olan Filistin’de özerk bir Yahudi devleti kurulması için toprak sağlayabilmek niyetiyle, ilk ziyaretinden sonra dört defa daha İstanbul’a gelmiş ve her defasında da farklı teklifler sunmuştu. Osmanlı Devleti’nin borçlarının bir kısmının ödenmesi, Tevhid-i Düyun yani borçların birleştirilmesi konusunda Avrupa devletlerinden yardımlarının sağlanması ve bu yıllarda Jön Türklerin liderliğini üstlenmiş olan Ahmed Rıza Bey’in ortadan kaldırılması, Herzl’in Abdülhamid’e sunduğu tekliflerden bazılarıdır. Fakat Abdülhamid bu teklifler karşısında da aynı tavrını sürdürmüştür.
Bu suretle, siyonistler, Sultan Abdülhamid’i devirmedikçe emelllerine muvaffak olamayacaklarını anladılar.Bunun için ülke dahilinde ve hariçte korkunç bir propagandaya başladılar.Sultan Hamid için hala bir kısım din ve tarih düşmanlarının ağzında pelesenk olan ”Kızıl Sultan” iftirası Ermeniler’e atfedilmesine rağmen- aslında yahudilerin eseridir. En azından yaygınlaşması, onlar sayesindedir. (www.ikinciabdulhamid.com)
Dün Ecdadımızın gösterdiği Filistin ve Mescid-i Aksa hassasiyetini, biz bugün Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın şahsında gördük. Fakat şu günlerde Filistindeki zulümlerine hala devam eden, Mescid-i Aksa'ya saldıran Siyonist zihniyet ile normalleşme yoluna gitme çabaları anlaşılır gibi değil.
Mavi Marmara baskınında 10 vatandaşımızı şehit eden İsrail Terör Örgütü ile kurulacak yakın temas vatandaşımızı yaralayacaktır. Hükümetin de en başta ortaya koyduğu şartlar olan;
1. Özür
2. Tazminat
3. Gazze'de sürdürülen ablukanın kaldırılması
Yerine gelmedikçe herhangi bir ilişkinin kurulması mümkün değildir. Kaldı ki bunlar yerine getirilse bile Mavi Marmara şehit ailelerinin açmış olduğu davalar Hükümetin anlaşmasından bağımsız olarak devam edecektir. Cumhurbaşkanımız 'Mavi Marmara davasında hak sahibi, Kan sahipleridir' diyerek, bu durumu açık bir şekilde ifade etmiştir.
Hükümet bu derece hassas bir konuda farklı hesaplar peşinde koşanların oyunlarına gelmeden, halkın sesine kulak vermelidir.