Bugün, erdemli ve iffetli insanların telaffuzunda bile zorlanacakları, ahlak, kültür ve medeniyet sınırlarını zorlayan, yüz karartıcı bir illeti, yada daha net bir ifadeyle batı toplumlarından ithal edilen bir sapkınlığa ve sapıklığa affınıza sığınarak atıfta bulunacağım. Gündemi takip edenler tarafından ne demek istediğim, bu melaneti anlatma bağlamında kullandığım kifayetsiz kalan kelimelerden zaten anlaşılmıştır.
Hareketlerinin adını yazarak bu temiz sütunu kirletmek istemiyorum ama gündemi takip edemeyenler için memleketin ne günlere şahit olduğunu bilmeleri açısından yazacağım. Düşünebiliyor musunuz, Müslümanlıkla yoğrulan bu yurtta, eşcinsellik iddiasında bulunanlar İstanbul da sözde 23. Onur(!) (aslında onursuzluk) haftasını kutluyorlar ve bunun için caddelerde yürüyüş yapıyorlar. Sonra, Yok özgürlükmüş yok hakmış teraneleri. Ya Rabbi! Bu ne biçim bir hadsizlik, terbiyesizlik, adilik, bu ne biçim bir asilik havsalam almıyor. Çıkıp Ramazan günü üç ayları da pis ağızlarına alarak kutsallarımıza hakaret ediyorlar. Bir pankartlarına “ şaban la recebin aşkına ramazan engel olmaz” yazarak kudurmuşluklarını, satılmışlıklarını gösteriyorlar. İşin en ilginç tarafı ise “namusa leke” söz konusu olunca silahları çeken bir kesimin oy vererek meclise gönderdiği bazı vekillerin bu ahlaksızlığa destek vermeleri ve beraber yürümeleridir.
Sadece bunlar mı? Hayır. Sözde bilim merkezi olan ODTÜ de bir grup öğrenci mezuniyet törenlerinde Ramazan ayına hakaret etti. Ramazan ayında camilerin minareleri arasına asılan mahyalara gönderme yapılan pankartta 'On bira yın mezunu' yazdılar.
Zamanlamaya ve alaya aldıkları kutsala dikkat edin. Ramazan ayı. Bilinçli bir şekilde organize oluyorlar, özenle düşünerek pankartlar hazırlıyorlar, cadde ve sokaklara ağızlarından salyaları akarak iniyorlar. Bir de toplumun bütün kesiminden destek alıyoruz imajını vermek için birkaç açık kadına tesettür giydirerek onlarla pozlar veriyorlar. Evet, bütün bu olanlar bize Batı Emperyalizmi ile Siyonizmin, Müslüman halkları manevi ve kültürel olarak kuşatma ittifaklarını hatırlatıyor. Düşmanlar tecrübeli. Önce ahlakı önemsiz ve ilkellik olarak sunuyorlar sonrada ahlaksızlığı hak ve özgürlük olarak savunuyorlar. Daha sonra… manzara ortada.
Bu hadiseler karşısında İnanmış ve itminan bulmuş kalpleri derin teessüre sevk eden ve acı veren asıl mesele ise, Müslümanların seslerini çıkarmamaları, meydanlara inmemeleri ve bu gidişe dur diyememeleridir. (Düşmanın cesaret bulduğu notada burasıdır) Peki neden? “Allah'a ve Resulüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” Enfal 46. İşte bu ayetin gereğini yapmamalarıdır. İslam ile tevhid ile yeniden ayağa kalkmamalarıdır. Üstat M. Akif’in de dediği gibi:“ his yok, hareket yok, acı yok… leş mi kesildin? Hayret veriyorsun bana sen böyle değildin”
Artık Müslümanların bozulmasını istemedikleri kurulu düzenleri var. Dünya nimetleriyle tanıştılar ve bu nimetler hoşlarına gitti. Bu nimetlerin ellerinden gitmesini istemiyorlar. Şuan bunlarla oyalanıyorlar. Maneviyat mı? Zaten namazlarını kılıyorlar, oruçlarını tutuyorlar ara sıra üç beş kuruş infak da yapıyorlar. Yukarıda bahsedilen hadiselere en büyük tepkileri ise kalpleriyle buğzetmek, dilleriyle lanet okumak. Ve bununla da sorumluluktan kurtulduklarını düşünmek.
Şeyh Ahmet Yasin’in şu haykırışlarına kulak verelim: “Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler! Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felâketler karşısında? Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?
Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak! Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken?


